29 Nisan 2011 Montreal Godspeed You Black Emperor Konseri

Cokca kapanislardan bahsediyoruz ya su gunlerde, (Tarr mesela)  o zaman ben de kendi kapanis hikayemi anlatayim. 2006 yilinda Istanbul’dan bagajladigim tum Consetellation Records jetlag’imle Montreal’e vardigimda, 1 ay icerisinde Silver Mt. Zion konserine denk gelecegimi ogrenmek acayip sevindiriciydi. Bir zamanlar (ve tabii ki hala) benim icin cok sey ifade eden bu toplulugu kanli canli izlemenin cok onemli bir sey olmasi bir yana, yeni bir yasamin, bircok beklenti ve umutla baslanan bir degisim surecenin de baslangici olmasi acisindan da oldukca onemliydi. Bu yuzden 5 Eylul 2006 Le National’de bulunusumu artik eskimeye yuz tutmus nerede birakildigi pek hatirlanamayan bilet parcasi halinden cikarip, konser oncesinde gordugum hicbir seye benzemez performansin Karl Lamieux’yle Radwan’a ait oldugunu not ememin zamani artik galiba!

A Silver Mt. Zion, Efrim Menuck’un projesi herseyden once, ne kadar Godspeed’e benzer bir altyapi kullaniyor gibi gozukse de yaylilar ve gitarlar tamamen farkli bir islev edinmis durumda. Bircok sarki sozlerden yola cikan, daha az orkestral, ama daha cok folk/psikedelik sulara  yakin dusebilecek, cesitli riskler alan, surekli bir seyler deneyen ama  zaman ilerledikce sahsen giderek siradanlistigini dusundugum bir proje. Belki soze olan tahammulumun azalmasiyla ilgili kisisel bir tercihtir bu, bilemiyorum. Efrim konserler (daha dogrusu izledigim 2 konserde bu boyleydi) boyunca seyirciyle konusuyor olmasi, gundelik mevzular hakkinda yorum yapisi; onlarla bir diyalog kurmaya calisiyor olusu onun da bu projeyi Godspeed’den nasil daha farkli algiladiginin bir cesit kaniti gibi. Yaylilara ve gitarlarin calisina daha melodik, melankolik bir ton verilmeye calisiliyor sanki.

29 Nisan 2011. Israrla beklenmesine ragmen Godspeed bu 5 sene de hic konser duzenlememistir. Boluk porcuk hikayelerine ulasilmistir, gruba yakin insanlardan farkli hikayeler dinlenmis ve Godspeed’in dirsek temasi olan diger Montreal gruplarindan cok farkli bir yapiya sahip oldugu yavas yavas anlasilmistir..  Bu farkliligi bir kisiyle, gruptaki diger elemanlarin varligiyla aciklamaya calismak pek mumkun degil galiba. Godspeed’i cokca tekrar edilen 20. yuzyilin en onemli gruplarindan birisi yapan aldigi muzikal tavir bana kalirsa. Konser baslamaya yakin elemanlar sahneye cikip yerlerine oturduklarinda yanimdaki arkadasima, “dikkat ettin mi ‘front man’ neredeyse yok bu grupta” dedim. O da grubun yatay olarak konumlandigini belirtti. Tam olarak yatay degil ama yarim bir cemberdi edindikleri sekil, seyirciye dogru uzattiginizda tamamlanan.

Son turnelerine All Tomorrows Parties’de verdikleri konserle baslamislardi. Acikcasi 8 sene once ara verdikleri konumun yeterince ulasilmaz olusu bana bu donusun nedenlerini basta sorgulatir gibi olmustu; sonucta cok guzel albumler yapmis konser performanslariyla bircok kimsenin aklina kazinmis, her zaman yaptiklari muzik ve politik tavirlariyla bilinegelmis bir grubun yillar sonra bircogu nostaljiklesmeye yaklasan sarkilara neler katabilecegi sorusunu devamli tekrarliyordum. Onlar icin de asilmasi zor bir cita olmaliydi bu suphesiz ki. Eski gruptan ayrilan/degisen birkac kisi disinda, bu yeniden bir araya geliste eski konserlerinde bu kadar guclu olmadigi soylenen (daha cok dekoratifmis!) gorsel bir boyut da eklemislerdi. Gorseller, Efrim’in yakin arkadasi deneysel sinemaci Jem Cohen tarafindan cekilip bir araya getirilmis (eski konserlerde kullanilan goruntuler olmasi da hayli yuksek!) ama konserler sirasinda Montrealli uber-yetenekli deneysel sinemaci Karl Lamieux tarafindan manipule edilip, kendisinin bazi eklemeleri, kendine has duzenlemeriyle 4 adet 16mm  projeksiyondan loop ediliyordu.

Grubun arkasindaki perdeye her sarkida degisen farkli bir gorsel malzeme, sarkinin ritmine uygun bir sekilde senkronlanan siradan, gundelik anlardan soyutlanip duzenlenmis  film parcalari dusuyordu. Projeksiyon makinelerinden bazen sadece birisinin, bazen de hepsinin birlikteligiyle, ust uste bindirmelerin cokca oldugu; arada Lamieux’nun Pierre Hebert’den ogrendigim dedigi film karelerini dogrudan ‘yakma’ vasitasiyla manipule edisine tanik oluyorduk. Cokca uzatmadan 29 Nisan 2011 Cuma gunu Corona’da izledigimiz sey, hayatimda derin bir iz birakacak, saf deneyimin, insanin kendisiyle kalisinin  ve diger yandan bir toplulugun parcasi oldugunun farkinda oldugu anlarla dolu bir varolussal orgazm gibiydi. Goruntuden kendimizi alabildiginizde, sarkiyi calanlarin muzisyenler  degil de aslinda muzik aletlerinin saf kendilikleriyle, muzisyenler araciligiyla seyirciyle iletisim kurmaya calisiyor oldugunu bir an icin dusunuyordunuz. Bu CD’den, mp3′de bildigimiz seyden tamamen farkliydi: her performans farkli ve kendi tesadufleri uzerine kuruluydu. Ozellikle final kisminda, muzisyenlerin muzik aletlerinin kendi looplarina birakip gittiklerinde sadece muzik ve seyirci elemenlardan birisi gelip bu birlikteligi sonlandirana kadar basbasa kalmisti.


Bafici 2011 baslarken..

Bafici heyecani dorukta. Yolculugum saka gibi 1 Nisan’a denk gelmis durumda.. (aktarmasiz olmasina ragmen 18 saat!) Festivalle ilgili haberler  de cok iyi.. biletlerin satisa ciktigi gun 17 binin uzerinde bilet satmislar ve bu gecen seneki istatistiklerinin %10 uzerindeymis. Bircok filmin gosterimleri tukenmeye baslamis bile.. Biletler sadece 12 peso! (3 amerikan dolari!) Hava sicakligi da takip edebildigim kadariyla hic rahatsiz edici olmayacak gibi. Lonely Planet’in ilgili sayfalari hatmedilmeye baslandi bile, Cortazar’in Buenos Aires metrosuyla Montreal metrosu arasinda  tuhaf  numaralar sakladigi hikayesine geri donus yapmak iyi olacak. Elimdeki Arjantin filmlerini de tekrar bir gozden gecirmek hic fena olmayacak gibi. Yanima laptop alip almamak konusunda kararsizim; gorunuse gore bu kararsizligi ancak son gun sonlandirabilecegim.

Sandro Aguilar’a ufak capli retrospektif yapmalari, Godard’la Mieville’u yeniden ziyaret etmeleri, James Benning, Tomas Heise’nin son filmlerini gostermeleri ve  hic bilinmeyen bir suru sinemaciyi hatirlatmalari dolayisiyla bu seneki program herzamanki gibi hayli pariltili ve suprizli olacak gibi. Mayis’ta Hot Docs’ta izleyebilecegim, ya da Montreal’de Nisan’daki Latin Amerikan film festivalinde denk gelebilecegim filmleri dahil etmemeyi dusunuyorum BAFICI kosturmacasina. Arjantin filmleri yarismasini hayli merak ediyorum. Bircok dunya promiyeri var.  “Cinema of the Future” bolumleri ilk bakista bir suru hazineyi barindiriyor: Clio Barnard’in muhtesem The Arbor’u, Nicolas Pereda’nin Verano de Goliat’i izleyebildigim adaylar, onlarin disinda ilk filmini hayli ilginc buldugum Ispanyol yonetmen  Daniel V. Villamediana’nin ilk bakista listeme aldigim filmlerden oldu. Cok emin olmamakla birlikte Swanberg’in Silver Bullets’i da bu bolumde rahatlikla dusunebilecek filmlerden, yarismada 3 Ispanyol filmi olmasi (ki birisi Rotterdam’daki bu seneki kaplanlardan birisiydi) yeni Ispanyol sinemasi(Serra, Rosales kesiflerinden sonra) hakkinda tekrar heyecanlanmamizi kolaylastiriyor. Vakit bulabilirsem daha da yazmaya caliscagim.


otomatizm civarlarinda..

Kurulmus, planlanmis bir dunyada yasadigimiz icin kurgu olmayan filmleri seviyoruz diyordu David Shields “Reality Hunger” kitabinda bir yerde. Gercekligin hikayesi karmasik. Karmasik oldugu kadar da basit aslinda. Bazen, sadece bir sey oldugu icin (Rilke’nin dedigi seyler fotograflari cekilmeye baslamadan once baska anlam ifade ediyordu nostaljikligi mi?) o seyi izlemek, baglanti kurmak zorunda olmadan (Latour’a mi gider bu, herseyi baglantilandiriyor, iliskilendiriyoruz elestirilerine atfen?) onu anlatmaya calismak, onun bir anlami olmadigini, olamayacagini dunyayla aramizda oylece durdugunu bilerek. Bunun uzerine gitmek, oznelligimizi -cok fazla- katmadan bir cesit otomatizmle o seyi ortaya koymak galiba sinemanin en buyuk katkilarindan. Stanley Cavell’in, once surrealistlerden ve daha sonra detayli olarak Michael Fried’la olan yazismalari esnasinda gelistirdigi bir terim otomatizm kavraminin cok faydali olabilecegini dusunuyorum. (bilhassa The World Viewed‘in yeni bir okumasini yapmak sart oldu. Hazir en onemli Bazin yorumcularindan Dudley Andrew, onun What is Cinema?‘sina nazire What Cinema is‘ini cikarmisken..) Onumuzdeki gunlerde bu alandaki okumalara donmeye calisicagim.


soluk ben/izli


30. Istanbul Film Festivali onerileri..

Kis memleketinde bile havalar yavas yavas isinmaya basladi, yollardaki kaygan buz kutlesi giderek yerini camurlu pantalon pacalarina ve kis botlarinin son nefesine birakiyor artik.. Uzaktan bakildiginda memleketteki tum siyasi calkantilara ragmen 30. yasini (isbu onerileri karalayan blogcunun Istanbul Film Festivali’yle ayni yasta, ve bitisik gezegen kumesine dahil oldugunu kisisel bir not olarak belirtmeli)  kutlayan Istanbul Film Festivali cok iyi siki bir seckiyle baslamak uzere.. Program dolu dolu, retrospektifler ozlenildigi gibi; ve rekor derecede katilimin oldugu taptaze Turk filmlerini kesfetmek acayip heyecan verici olacak eminim ki. Gerci, tum bunlara ragmen guncel filmlerin secilmesine diger bolumlere oldugu kadar ozen gosterilmemis sanki. Turkiye’deki bircok festivalin  yillardir Hong Sang-soo’nun (neyse bu seneki iki filminden birisini nihayet (!) programda gorebiliyoruz) filmlerini kaciriyor olusu bitmek bilmeyen Kim Ki Duk sevgisinden mi kaynaklanmakta bilemiyorum. Ama son 10 yildaki onemli sinema olaylarinin, ufak paradigma degisiklerinin (Pedro Costa, Naomi Kawase, Bagimsiz Cin Sinemasi, Filipin Yeni Dalgasi, Dorsky, Hutton falan gibi yeniden kesfedilen Amerikali deneysel sinemacilar, Berlin Okulu cok parca boluk ugradi bildigim kadariyla, ve tabii ki James Benning’in yillardir giderek mukemmelestirdigi tavizsiz sinemasi –bunlara eklenecek bir suru daha sey vardir eminim) bircogunu iskalamis gibiyiz neredeyse, ve bununla ilgili simdilik yapacak cok bir sey yok ve bu yalnizca festivallerin becerebilecegi de bir sey degil: belki klise olacak ama, adamakilli bir sinema/tek kulturune ihtiyacimiz var!.

Ufak tefek eksiklerine ragmen bircok iyi seyin yer aldigi, inanilmaz guzel etkinliklerin oldugu (Tindersticks&Claire Denis, daha ne ister bir sinemasever!) ilk ve son bakista epey iyi gozuken bir program oldugunu dusunuyorum bu seneki IFF seckisinin.. O yuzden gorebildigim ve duyabildiklerim uzerinden bir festival listesi hazirlayim dedim.. Neler gorulmeli ve neler kacirilmamali? Bu seneki programda daha onceden izleyebildigim, festivallerde kostururken denk gelebildigim  bir suru film var. Ve gormek istedigim, birkac hafta icinde baska festivallerde gormeye hazirlandigim baska bir suru sey daha. Retospektiflere bulasmadan (retrospektif izlerkenki benim en dikkat ettigim sey, genelde filmin kopyasinin yakin zamanda yenilenip yenilenmedigi, ve tabii filmin ulasilabilirligi olur -yoksa bildiginiz filmi unutturacak kadar kotu bir kopyayla karsilasma sansi da var) 10 filmlik bir mutlaka gormelisiniz listesi yaptigimda soyle bir sonuc ortaya cikti.. Shoah’in 2010 yilinda 25. yasini kutlamasi nedeniyle onemli bir gosterim olacagini dusunuyorum. Ama gosterim nasil ayarlanacak, ne kadar ara verilecek tabi orasi cok film gormek isteyecekler icin ciddi sorun olacak gibi..

1) Turin Horse (Bela Tarr): Dunya festival seyircisi, Bela Tarr’a tapanlar ve filmlerinde 8. plandan sonra uyuya kalanlar olarak ikiye ayriliyor.  Ben itiraf etmeleyim ilk izleyebildigim filmi Werckmeister Harmonies‘den beri 1. gruptayim. Sonradan Satantango‘yu (kemiksiz 420 dakikadir) 8. plandan sonra izleyip uzerinde calismaya basladigimda, bu sinema peygamberi amcaya hayranligim daha da artmisti. Tartismasisiz, yasayan en onemli yonetmenlerden, ve ne yazik ki -inanmasi ne kadar zor olsa da- son filmiymis bu. Sonra film okulu acmaya hazirlaniyormus. Izleyin, konusalim. Iste trailer. 

2) La Vida útil (Federic Veiroj) Acne’siyle festival cevresinde hakli bir hayranlik kitlesi olustrumus Verijo, sinemaya ve sinematege cok guzel saygi durusunda bulundugu cok iyi bir is cikarmis! Yarismadaki favorim..

3) Another Year (Mike Leigh) Mike Leigh’in son yillardaki en iyi filmi. Bir olgunluk filmi nasil olmalidirin, insan yuzu Dreyer’dan beri pelikule nasil kaydedilirin filmi adeta.. Filmi ikinci izleyisimde, sadece kadin yuzlerindeki ifadeleri calismak istiyorum.

4) Post Mortem (Pablo Larrain) Bu seneki en cok merak ettigim filmlerden. Aralik ayinda Havana’da izleyen 2 arkadasim hemen, 2010 en iyi 10 listelerine dahil etmislerdi. Tony Manero’yu sevdiyseniz, ondan daha da riskli oldugu soylenen bu filmi kacirmayin!

5) Morgen (Marian Crisan) Bilindik ve belki kliselere kacabilecek bir konu. Ama Crisan, abartmadan, hic tokezlemeden ve sulandirmadan hikayesini anlatiyor. Bizden bir seyler var icinde, ve son plan bittiginde calan sarki, filmin zarif, hic goze batmayan sadelik arayisi -butun bunlar bir turlu aklinizdan cikmiyor.

6) Littlerock (Mike Ott) Jarmusch’un Stranger Than Paradise’iyle yan yana izlenebilse keske. Onun kadar ‘bicimci’ degil asla, hatta yer yer biraz formulcu amerikanbagimsizligi koktugu rahatlikla soylenebilir; ama butun bunlarin yaninda takdir edilebilecek, Mike Ott’u ‘takip edilecekler’ listenize dahil ettirebilecek bir suru erdemi  oldugu da.. Karar sizin.

7) Shit Year: Cam Archer’in cektigi video kliplerinden (Current 93, Xiu Xiu, Six Organs of Admittance)  hakli olarak edindigi bir hayran kitlesi var. Ilk uzun metraji “Wild Tigers I Have Known”u Gus Van Sant’in yapimci olarak destegiyle ortaya cikmisti. Bu son filmle gene cok kolay bir yere sigdirilamayacak bir sey yapmaya calisiyor: cokca alintilanan Cassavetes teknigini biraz estetiklestiriyor, kenarini kosesisini bulmaya calisiyor. Cannes’da gorenler cok kustahca bulmustu-ilk elestiriler bu yondeydi, en azindan-, ama bence bu kustahligin altinda cok iyi bir yonetmen olmanin emareleri var. Kesinlikle ilk filmden cok daha disiplinli, bunun yaninda mat HD coplugunde neredeyse unutuverdigimiz 16mm film stogunu, hikayesinin dokusuna cok iyi yerlestiriyor; oyuncularla olan diyalogu cok ilginc.. Amerikan bagimsizi, ama sanki cok orjinal ve taze bir sey..

8 ) Attenberg: Dogtooth sevenlerin ya da sevmeyenlerin bir denemesi gerek. Sanki onun biraz daha az provakatif olani, ama bir yandan Dogtooth’un bir film olarak, bicimsel deney olarak sinirlarini gormemize yardimci oluyor sanki.

9) La Casa Muda: Bu filmin tek sorunu cok klise bir isme sahip olmasi! Cannes’da cok konusulmustu.. tek plan, ‘subjective’ korku filmlerine ([rec]) Uruguay’dan gelen cevap. (ceviri gibi cinliyor denildi buraya ama korku filmi uzerine yazilan yazilanlarin hep ceviriymis gibi gelmesi gibi bir durum var.. o yuzden degistirmeden birakiyorum) Gercekten acayip akillica, ve bir an olsun ritmini tokezletmeden, bir sekilde seyircinin beklentisini (her an kontrolu kaybedecekmis hissi) bosa cikaran cok iyi bir film. Geceyarisi filmlerini sevmeyenlerin bile bicimsel arayasinda bir seyler bulabilecegini dusunuyorum. Bu seneki en yaratici korku filmlerindendi. (Amer ve We are What We Are’i ilginc bulduysaniz, mutlaka goz atmalisiniz)

10) Nostaliga de la Luz: Guzman’i Battle of Chilie ve Salvador Allende belgesellerinden biliyoruz. Bu son belgeseli de cok siradan, biraz fazlasiyla siirsellestirilmis , kisisellestirilmis gibi basliyor. Astronomiyle, arkeolojiyle ilgisini derinlestirmeye basladiginda, Guzman’in asil derdinin ‘tarih’, bir sekilde unutturulmaya calisilan kayiplar oldugunu goruyorsunuz. Son senelerin en onemli ve ‘acil’ filmlerinden birisi oldugunu dusunuyorum.. Belgesel bolumundeki Waste Land’le ve Marie Losier’nin filmiyle birlikte en onemli iki-el-kanda-olsa da olmasa da kacirmama filmleri..

Bunlarin disinda  bir sekilde Taxidermia’nin daha realisti denebilecek My Joyu, nefis Romen filmi Aurora‘yi ve gayet mutevazi ama guzel buluslari olan Kanada filmleri Small Town Murder Songs’u ve You Are Herei da dusunmelisiniz takviminizde yer kalmissa..

Herkese iyi seyirler!


Curling (Denis Côté, 2010)

Denis Côté, suphesiz Kanadali guncel sinemacilar icerisinde sinema dili en olgun, her filmiyle bicimini biraz daha sadelestirip olgunlastirmasi acisindan en ‘auteur’ olani. Son filmi Curling’le de TIFF’in en iyi 10 Kanada Filmi listesinde olmasi (TIFF 2010 katalogunda ‘en ulasilabilir filmi’ olarak adlandirilmisti) cok supriz degil acikcasi. Gene Curling’le (ve belki bir onceki filmi Carcasses’la baslayarak) bircok festivalin, uluslarasi programcinin dikkatini cekmis olmali ki, Jeonju’nun  ‘dijital projesinin’ 2010 yilindaki yonetmenlerinden birisiydi ve gene Viennale 2010’da kendisine bir kariyer retrospektifi yapildi.  Côté kesinlikle daha detayli bir kariyer degerlendirmesini haketmekle birlikte, ben daha cok, bugun denk gelip izleyebildigim Curling’e dikkat kesilmeye calisayim.

Curling,  Côté’nin onceki filmleri gibi izole olmus, cevresiyle iletisim kurmakta zorlanan karakterleri merkezine oturtmus durumda. Julyvonne ve babasi Jean-François Montreal’in guneydogusunda, bir banliyo adasi olan Mont-Saint-Hilaire’de yasamaktadirlar. Filmin ilk sahnesinde, goz muayenesinde Julyvonne’in once okumakta zorlandigini ve gozluk almasi gerektigini; daha sonra  kizin disarlikli tavrindan suphelenen doktorun Jean-François’yi cagirip gorusmesi uzerine de kizin babasiyla evde yasadigini ve okula gonderilmedigini ogreniriz.  Bir sonraki sahnede, -muhtemelen- muayeneden cikmislardir ve devasa  karayolunun kenarindan ve yolu diklemesine supurup nefis bir gorsel doku olusturan ruzgara maruz kalarak yavas yavas yurumektedirler. Polis tarafindan durdurulur ve bu soguk havada neden yurumeye calistiklariyla ilgili sorgulanirlar. Hayir, bu gundelik karsilasma herhangi bir seyin sembolu veya elestirisi degildir.  Sadece  ama sadece bu eylemin olagan tuhafligini vurgulamaya, ama belki daha da onemlisi karakterlerini boyle bir tabloya serpistirerek  filmin daha giristen tahmin edilemez tonunu, karakterlerin etraflarinda olan seylerle olan belirgin uyumsuzlugunu soyutlamaya calisiyor gibidir Côté. Curling, bu gibi bircok ustaca dokunusla doluyken, film ilerledikce utangac, cevresiyle bir sekilde iliskilenmekten korkan Jean-François’nin gunlerini kapanmak uzere olan bir otelle bowling salonunu arasinda bakim/onarim/temizlik islerini yaparak gecirdigini gozlemleriz. Julyvonne ise Mouchette’yi andirir bicimde gununu yakinlardaki bir ormanda karlarin uzerinde, cevresindeki seslere ve gundelik detaylara duyarli ama durgun bir ifadeyle, sessiz bicimde –akibeti filmde hicbir sekilde aciklanmayan- bir grup olu bedenin yaninda uzanarak durgun ifadesini muhafaza etmeye calisarak gecirmektedir.  Iki karakterin de yavasca degisime ugramasi birbirinden bagimsiz sekilde karsilastiklari olum deneyimi sonrasinda gerceklesecektir. Ve bu deneyimler, Jean-François’yi oncelikle kendisi hakkinda ama  Julyvonne’i de ilgilendiren birtakim kararlar almaya zorlayacaktir . Bu donusum filmin dramatik celiskisini olusturacakken, diger yandan da anlatisinda bazi zayif  tercihler yapmaya zorlayacaktir.

Film, parcali bicimde Jean-François ve Julyvonne’in gundelik detaylari arasinda bolunup, bu  iki karaktere dair daha cok bilgi kirintisi ortaya sunarken; hicbir zaman bu karakterleri basitlestirip, anlamlandirilmalarini kolaylastirma yonunde kararlar almiyor. Curling’in bu acidan en orjinal bulusu ya da tercihi karakterlerini yavas yavas, sabirla gozlemleyerek incelikle derinlestirmesi. Gozleme basvurma, Curling’i  bicimsel olarak en guclu kilan bir ozellikken, ayni zamanda filmin dramatik bir akisa sahip oldugunu hatirladigi anlarda, bu bicimsel terichten uzaklasmasina ve dolayisiyla film rahatlikla daha katmanli ve acik olabilecekken, basit birtakim cozumler sunmaya zorluyormus gibi. Filmin sonunu bir donusum, ve bir sekilde (u)mutlu bir son olarak okudugumda, onu ortaya cikaran son ‘act’in cok da inandirici olmadigini dusunuyorum. Bu belki de cok potansiyel gorulen bir filme karsi verilen kisisel ve duygusal bir tepkidir. Basta da belirttigim gibi Côté kesinlikle Villeneuve ya da Dolan kadar bilinmeyi, belki de daha fazla takdir edilmeyi hakediyor. En azindan onlardan daha orjinal bir dunyasi, yenilikci bir sinema gorusu oldugu kesin..


Incendies (Denis Villeneuve, 2010)

Toronto Film Festivali’nin herseyi markalastirip TIFF logosuyla pazarlama stratejisi, her sene sectigi ‘Kanada’nin En Iyi 10 Filmi’ listesi hazirlayip cumle aleme duyurmasina kadar uzanmis durumda. (TIFF’in tekellesip markalasma cabasinin Kanada’daki diger film festivallerine ve bagimsiz sinemaya zararlari baska bir yazinin konusu olmali) Bu listeye o sene yapilmis 10 filmi secerler -tabii belli bir jurinin suzgecinden gectikten sonra- ve bunlari odullendirirler. Bu senenin en iyi Kanada filmi, bu seckiye gore Denis Villeneuve’un Incendies’siydi. Filmin Oskar’a da aday oldugunu ve bircok festivalde ve yerel odul sacma torenlerinde acayip konusuldugunu belirtmek lazim. Filmin bu kadar iyi algilanmasinin nedeni uzerine de iyice dusunmek lazim gelir. Biraz calakalem olacaksa da,  filmle olan genel sorunlarimi dokulup siralamak  isterim..

Incendies, anneleri Nawal oldugunde cocuklarina hepsinin gecmisini ilgilendiren bir hikayeyi kendilerine miras biraktigini Jean Lebel’den adli noterden ogrenmeleriyle baslar. Ikiz kardesler Simon ve Jeanne, ilk defa baska bir kardesleri daha oldugunu ve aslinda olduklerini sandiklari babalarinin  yasiyor oldugunu ogrenirler.  Noterden alacaklari direktiflerle annelerini ve kendilerini derinlemesine ilgilendiren seylerin icyuzunu ogrenmek icin Orta Dogu’ya  bir yolculuga cikmalari annelerinin son istegidir. Erkek kardesin bulmaca gibi sunulan bu miras oyunununa katilmayi kabul etmemesi, butun yolculugu annenin hikayesiyle paralel flashback’lerle anlatilacak olan Jeanne’in sirtina yukleyecektir. Jeanne’in, sonradan kardesi Simon’un da katilmasiyla hem ortadogudaki yakin siyasal arka plani da icine alacak hem de mitolojik cagrisimlari rahatlikla Odipius’da sonlanabilecek bir hikayeyle yavas yavas -bolca tekrar edilerek- karislasmasina tanik oluruz.

Film, her ne kadar ilginc olabilecek bir hikayeden yola cikiyorsa da (Wajdi Mouawad’in uclemesini izleyenler, oyunlarin cok fazla konusma icerdigini, ve gereksiz derecede uzun hatta bayat bir sahnelemeye sahip oldugunu beliritiyordu) oldukca sorunlu, -belki oyundan kaynaklanan- gereksizce uzatilmis (herseyin en az iki defa tekrar etmesi, hikayede hicbir seyin seyirciye birakilmamasi, acikta hicbir sey kalmamasi, Nawal’in hikayesindeki en mahrem anlarin bile seyirciye anlatilmak istenmesi bu sorunlarin sadece birkaci) hissi veren bir filmdi. Filmin, festival cevresinde populer olmasi muhtemeldir ki ilgilendigi konunun politik arkaplanin guncelliginden kaynaklanmakta. Oyuncularin secimindeki uyumsuzluktan tutun, sahsen cok gereksiz buldugum bir anlatim stratejisine basvurmasini (gecmisle bugun arasinda flashback’lere basvururken ne bugunu duzgun deneyimlememizi (ya da karakterlerin ‘bugun’ diye bir seyinin olduguna inanmamizi), ya da gecmisin agirlgini hissetmememizi sagliyor -bu cok klise metodun filmin ana merkezine yerlestirilmesi) da bir yana birakirsak, Villeneuve, Kanada sinemasinda genel olarak varolagelen sorunlarin (iyi bir zanaatkar belki ama gercekten ilgilendigi sorunla sadece kulaklarinin etrafini saran ipod araciligiyla temas edebilen, sinir bozucu politik durusu) cok fazla cozucusu gibi gozukmuyor. Denk gelirseniz rahatlikla gecebileceginiz bir film..


home movie

Tuhaf anlar. Karsilasmalar. Ne yapilacagini bilmedegimiz, ama derinden baglanip kacamadigimiz tortular. Hos, ne yapacagini bilmek, olayin baslangic aninin farkinda olus da bu karsilasmayi ve tuhafligi daha anlasilir hale getirecek degil ya! Ama kacamamak kacinilmaz olarak suruyor galiba. Bir nevi sanci, duraksama. Edinilen bilginin deneyimle birlikte sinandigi, tercih yapmanin zor oldugu bir evreye girebiliyoruz. Circa orta yas.

Tasinma. Basit bir yer degistirme karari mi yoksa yer degistirememe kararsizligi mi? Bir seyi, bize ait bir agirligi, esyalar yiginini kendimizle birlikte baska bir yere goturme.. belki. Ya da biz dururken, tam anlamiyla bir yere sabitlesmisken kendimizi; tasiyicilarin evin icerisine cokmus butun agirligi, huznu, anilari sirtlarina yuklenip kilometre basina fatura kestikleri bir kamyonla diger adresimize transfer etmeleri. Diger adresimiz: ismimizin uzerinde yazili oldugu mekanin posta kodu zor akilda tutulan ucuculugu. Ya da esyali tuttugumuz evimizi, o esyalara yapisip kalmis uyumsuzlugumuzu, tasinamazligimizi tasimaya calismak. Otobuse ya da ucaga binis ani: akilda kalan bir seyler, keske yerleseymisim serzenisi, ama yol bir sekilde bilincinizden daha hizli akmaktadir.

Bir seylerin tekrar ettigini, kendiliginden gerceklesebilecegini dusunmek. Belki cok iyimser olmak ama ne kadar iyimser olunursa olsun basitlestirilemeyen, kolayca anlasilamayacak bir seylerin oldugunu bilmek. Herzamanki tekrarlar, sikilmanin tekrar edisi, ama farkli bir anlamla, hissiyatla uzerimize yapisivermesi. Arkadas olmanin zitti nedir? Arkadasligi bitirmek, baslamadigini bildiginiz, dogal olarak gerceklesmemis bir seyin sona ermesini izlemek estetik bir zevk verir mi? Ya da bu ‘an’i ne kadar estetize edebilir, olaya donusturebilirsiniz. Olay, ama hangi anlamda? Yoldan alikoyulan, gitmekten vazgecirmeyecek bir alikoyus.


Carancho (Pablo Trapero, 2010)

Trapero’nun Carancho’su icin !fistanbul gosterimi vesilesiyle bir seyler karalamistim. Biraz daha gelistirilebilecek bir yazi gibi; baslarken filmin ve mekanin sosyal arkaplanini, Trapero’nun yeni Arjantin sinemasindaki yerini tespit etmeye  calisan bir genel plan calismasi gibi olsun istemistim. Geriye baktigimda, film analizi bolumu biraz daha gelistirilebilir.. diye dusunuyorum ama festival seyircisini sikabilir diye ve zaten katalogu da okuduklarini varsayarak daha genel, bu bolumu yazinin genelinde anlatilanlara entegre olabilecek sekilde cercevelemeye calismistim. !f gaste’de yayinlanan versiyonu yer darligi nedeniyle biraz kesmek zorunda kalmistim; dolayisiyla, bu orjinal ilk hali..

Yeni  Arjantin Sineması, kimi filmleriyle geçmiş !f’lerden de evrimine tanık olabildiğimiz,  kendisini dolaşımda olan diğer ‘yeni dalga’lardan keskin bir şekilde ayırabilmesiyle dikkat kesilinmesi gereken bir ülke sineması. Nereden geldiğine baktığımızda;  şimdilerde birçoğu ‘auteur’  payesini edinmiş, Lucrecia Martel (The Headless Woman, The Swamp), Lisandro Alonso (Los Muertos, Liverpool), Pablo Trapero (Crane World, El Bonaerense), Diego Lerman (Suddenly), Mariano Llinás (Historias extraordinarias) ve Pablo Agüero (Salamander) gibi isimlerin 2000’li yılların başında yaşanan büyük ekonomik kriz sonrası ilk ya da ikinci filmlerini ortaya koymalarıyla başlıyor. Uluslararası festival çevresinde edindikleri ilgi, ve ardından gelen ödüller; ardından kurumlarca (INCAA, BAFICI) bağımsız filmlerin üretimi ve dağıtılmı konusunda artan destek ve getirilen düzenlemeler bu gelişime öncelikle katkıda bulurken, sonrasında birçok eleştirmen tarafından ‘en orjinal ve izlenilmesi gereken’ bir ülke sineması olarak adlandırılmaya başlanıyor. Filmlerin birçoğunda gözlemlenen yeniden ‘yeni-gerçekçilik’ arayışı, anlatımda risk almaktan kaçınmama; ve belki bütün bu filmleri ortak paydada birleştirecek sıradan tür filmleri yaparken bile malzemelerine katabildikleri kişisellik ve ‘deneycilik’ bu sene !f’te izleyeceğimiz iki Arjantin filminde (La Mirada Invisible, Carancho) de dikkatimizi çekti .

Pablo Trapero’nun  6. uzun metrajlı filmi Akbaba birçok uluslararası festivalde İspanyolca ismine sadık kalınarak çevrilmeden bırakıldı. Kelimenin anlamı ‘akbaba’ ama aynı zamanda Sosa’nın (2010 yabancı film oskarını alan Gözlerindeki Giz‘den tanıdığımız Ricardo Darin) film boyunca tanık olduğumuz çelişkilerinin de bir metaforuna dönüştüğünü görüyoruz. Darin’e başrolde, Trapero’nun bir zamanlarki eşi ve yapım şirketinin ortağı, aynı zamanda son filmlerindeki başrol oyuncusu Martina Gusma şehre yeni atanmış bir doktor rolünde eşlik ediyor.

Sosa, diğer birçok yozlaşmanın ortasında, araba kazalarında uzmanlaşmış fakir insanları müşterileri bellemiş bir avukat.  Görevini kötüye kullandığı için avukatlık lisansı elinden alınmış durumda; ama buna karşılık, mafya, polis, doktor ve diğer avukatların da içinde bulunduğu bir şebeke tarafından yasal ve sağlık sistemindeki boşlukları kullanarak yeni kaza geçirmiş kurbanlar bulması için tehdit edilip, kontrol altında tutuluyor. Bu sırada, bu gece hikayesine ve metafora uygun biçimde av peşindeyken Luján’la tanışıp, onun peşine düşüyor.  Luján’ı, aşırı yoğun gece iş temposundan ancak aldığı uyuşturucular ayakta/sınırda tutabilmektedir. Sosa, düzelmeye ve geçmişiyle arasına bir bariyer çekmeye karar vermiştir ama geceye ait yeraltında bekleyen diğer yaratıklar bunun gerçekleşmesine öyle kolayca izin verecek gibi değildir.

Film, Trapero’nun büyüdüğü ve ilk filmlerini çekmiş olduğu Gran Buenos Aires’in San Justo bölgesinde geçiyor. Bu devasa kara parçası, Arjantin’in yozlaşmakta olan orta sınıfı tarafından doldurulmuş, güncel filmlerde çokça bahsi geçmeyen bir banliyö bölgesi. Carancho‘nın anlatısal yüzeyine düşen kusursuzca kurgulanmış ve montajlanmış gerilim/noir filmi görüntüsünün ardına geçilemeyen, ilk bakışta görülmesi zor bir tarafı var. Bu tam da, janr kalıplarının dışına işaret edebilip ustalıklı bir şekilde toplumsal damarın çok canlı ve basitleştirilmemiş biçimde ortaya konmuş olmasından kaynaklanıyor olmalı. Arjantinli eleştirmen/film programcısı Quintin’in de belirttiği gibi, bu geçen sene Oskar kazanan Gözlerindeki Giz filmin basitleştirici tektip dünyasının tam zıttı bir pozisyon aslında. Trapero bir yandan anaakım sinemanın oyununu oynamayı kabul ediyor, tıpkı Darin gibi çok yetenekli bir zanaatçı ve yaptığı işi inanılmaz yetkinlikle ifşa ediyor, sınırlarını zorluyor, ve diğer yandan bize bunu ortaya koymanın farklı yollarının da olabileceğini kanıtlıyor.


Atina’dan Tunus’a (Birgun, 22 Şubat 2011)

Foti Benlisoy’un Birgun’de yeniden yayinlanan yazisindan..

Beşeri sermaye modeli çerçevesinde “kendi kendisine yatırım yapan bir özne” olarak öğrenci, daha yükseköğrenim hayatının başlangıcından itibaren gelecekte emek piyasasındaki konumunu güçlendirecek adımlar atmaya koşullanıyor. Gelecekte “işe alınabilir” olmak, pazarlanabilir yetenek ve hünerlere sahip olmayı zorunlu kılıyor. Öğrencinin yapması gereken ilerde iş sahibi olabilmek için iyi bir dereceyle mezun olmaktan ibaret değil artık. Öğrencinin ilgilerini, beğenilerini, meraklarını, “hobilerini” bir kariyer planlarmışçasına seçmesi, oluşturması gerekiyor. Hayata dair tercihleri onun yarın işveren önündeki statüsünü yükseltebilecek ya da azaltabilecek faktörler. İnsani her tür etkinliğin, her türlü değerin metalaşması, “girişimci” bireyin bizzat kendisini bir üretim faktörü olarak oluşturması ve sürekli olarak yeniden oluşturması anlamına geliyor bu süreç.


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.