Cokca kapanislardan bahsediyoruz ya su gunlerde, (Tarr mesela) o zaman ben de kendi kapanis hikayemi anlatayim. 2006 yilinda Istanbul’dan bagajladigim tum Consetellation Records jetlag’imle Montreal’e vardigimda, 1 ay icerisinde Silver Mt. Zion konserine denk gelecegimi ogrenmek acayip sevindiriciydi. Bir zamanlar (ve tabii ki hala) benim icin cok sey ifade eden bu toplulugu kanli canli izlemenin cok onemli bir sey olmasi bir yana, yeni bir yasamin, bircok beklenti ve umutla baslanan bir degisim surecenin de baslangici olmasi acisindan da oldukca onemliydi. Bu yuzden 5 Eylul 2006 Le National’de bulunusumu artik eskimeye yuz tutmus nerede birakildigi pek hatirlanamayan bilet parcasi halinden cikarip, konser oncesinde gordugum hicbir seye benzemez performansin Karl Lamieux’yle Radwan’a ait oldugunu not ememin zamani artik galiba!
A Silver Mt. Zion, Efrim Menuck’un projesi herseyden once, ne kadar Godspeed’e benzer bir altyapi kullaniyor gibi gozukse de yaylilar ve gitarlar tamamen farkli bir islev edinmis durumda. Bircok sarki sozlerden yola cikan, daha az orkestral, ama daha cok folk/psikedelik sulara yakin dusebilecek, cesitli riskler alan, surekli bir seyler deneyen ama zaman ilerledikce sahsen giderek siradanlistigini dusundugum bir proje. Belki soze olan tahammulumun azalmasiyla ilgili kisisel bir tercihtir bu, bilemiyorum. Efrim konserler (daha dogrusu izledigim 2 konserde bu boyleydi) boyunca seyirciyle konusuyor olmasi, gundelik mevzular hakkinda yorum yapisi; onlarla bir diyalog kurmaya calisiyor olusu onun da bu projeyi Godspeed’den nasil daha farkli algiladiginin bir cesit kaniti gibi. Yaylilara ve gitarlarin calisina daha melodik, melankolik bir ton verilmeye calisiliyor sanki.
29 Nisan 2011. Israrla beklenmesine ragmen Godspeed bu 5 sene de hic konser duzenlememistir. Boluk porcuk hikayelerine ulasilmistir, gruba yakin insanlardan farkli hikayeler dinlenmis ve Godspeed’in dirsek temasi olan diger Montreal gruplarindan cok farkli bir yapiya sahip oldugu yavas yavas anlasilmistir.. Bu farkliligi bir kisiyle, gruptaki diger elemanlarin varligiyla aciklamaya calismak pek mumkun degil galiba. Godspeed’i cokca tekrar edilen 20. yuzyilin en onemli gruplarindan birisi yapan aldigi muzikal tavir bana kalirsa. Konser baslamaya yakin elemanlar sahneye cikip yerlerine oturduklarinda yanimdaki arkadasima, “dikkat ettin mi ‘front man’ neredeyse yok bu grupta” dedim. O da grubun yatay olarak konumlandigini belirtti. Tam olarak yatay degil ama yarim bir cemberdi edindikleri sekil, seyirciye dogru uzattiginizda tamamlanan.
Son turnelerine All Tomorrows Parties’de verdikleri konserle baslamislardi. Acikcasi 8 sene once ara verdikleri konumun yeterince ulasilmaz olusu bana bu donusun nedenlerini basta sorgulatir gibi olmustu; sonucta cok guzel albumler yapmis konser performanslariyla bircok kimsenin aklina kazinmis, her zaman yaptiklari muzik ve politik tavirlariyla bilinegelmis bir grubun yillar sonra bircogu nostaljiklesmeye yaklasan sarkilara neler katabilecegi sorusunu devamli tekrarliyordum. Onlar icin de asilmasi zor bir cita olmaliydi bu suphesiz ki. Eski gruptan ayrilan/degisen birkac kisi disinda, bu yeniden bir araya geliste eski konserlerinde bu kadar guclu olmadigi soylenen (daha cok dekoratifmis!) gorsel bir boyut da eklemislerdi. Gorseller, Efrim’in yakin arkadasi deneysel sinemaci Jem Cohen tarafindan cekilip bir araya getirilmis (eski konserlerde kullanilan goruntuler olmasi da hayli yuksek!) ama konserler sirasinda Montrealli uber-yetenekli deneysel sinemaci Karl Lamieux tarafindan manipule edilip, kendisinin bazi eklemeleri, kendine has duzenlemeriyle 4 adet 16mm projeksiyondan loop ediliyordu.
Grubun arkasindaki perdeye her sarkida degisen farkli bir gorsel malzeme, sarkinin ritmine uygun bir sekilde senkronlanan siradan, gundelik anlardan soyutlanip duzenlenmis film parcalari dusuyordu. Projeksiyon makinelerinden bazen sadece birisinin, bazen de hepsinin birlikteligiyle, ust uste bindirmelerin cokca oldugu; arada Lamieux’nun Pierre Hebert’den ogrendigim dedigi film karelerini dogrudan ‘yakma’ vasitasiyla manipule edisine tanik oluyorduk. Cokca uzatmadan 29 Nisan 2011 Cuma gunu Corona’da izledigimiz sey, hayatimda derin bir iz birakacak, saf deneyimin, insanin kendisiyle kalisinin ve diger yandan bir toplulugun parcasi oldugunun farkinda oldugu anlarla dolu bir varolussal orgazm gibiydi. Goruntuden kendimizi alabildiginizde, sarkiyi calanlarin muzisyenler degil de aslinda muzik aletlerinin saf kendilikleriyle, muzisyenler araciligiyla seyirciyle iletisim kurmaya calisiyor oldugunu bir an icin dusunuyordunuz. Bu CD’den, mp3′de bildigimiz seyden tamamen farkliydi: her performans farkli ve kendi tesadufleri uzerine kuruluydu. Ozellikle final kisminda, muzisyenlerin muzik aletlerinin kendi looplarina birakip gittiklerinde sadece muzik ve seyirci elemenlardan birisi gelip bu birlikteligi sonlandirana kadar basbasa kalmisti.